11 Aralık 2011 Pazar

1032



uyumaya korkmakla ilgili herkesin söyleyeceği birkaç söz vardır. herkes bunları yüksek sesle söylesin şimdi. kafanı yastığa koyunca aklına gelenler mi, gün içinde en derinlere ittiklerinin açıdan dolayı önlere doğru kayması ve ortaya çıkması mı? bilmem. ben artık hiç bir şey bilmem. ben sadece midemin üstüyle göğsünüm altında bi yerleri sanki uzun bir cisimle mesela kurşun kalemin silgili tarafıyla karıştırıyorlarmış gibi hissediyorum. bir karışıklık oluyor yani anlatılması çok kolay değil tahmin edersiniz ki. geçmesini bekliyorum zamanla geçer her şey. bir zaman sonra birileri ya da bir şeyler o kalemi kırar belki. ya da kalem esnek olanlardandır ve hiç kırılmaz. esnek olan kurşun kalemleri hatırlıyor musunuz? hani yeşildi ucu çok kötüydü hiç yazılmıyordu onunla ama yine de esnek olup bükülebildiği için herkes alırdı, bende de vardı. zamanımın çoğunu evimizin karşısındaki kırtasiyede geçirirdim. en yakın arkadaşlarım enes ve muratla birlikte oraya gider ve işe yaramaz her şeyden alırdık. bazen de sadece izlerdik. her şeye dokunur bakar okur ve çıkardık. içinde göz olan kırmızı akışkan şeyden alır onu buzdolabına koyup dondurmaya çalışır sora da tavana fırlatıp orada kocaman bir kırmızılık bırakırdık. neden? bilmem. küçük piramite benzer bir şekli olan renkli iğrenç kolonyalardan alıp patlatırdık. o da nedensiz. taa 10 küsür yıl öncesinden gelen alışkanlıkla hala yaptığım şeylerin çoğunun nedeni yoktur. karşıma geçip kendini kaybederek neden diye sorar bazen insanlar aslında yüzlerine bakıp herhangi bir cevap vermem ama cevabım olmadığından değil. içimden cevaplarım. 10 yıldır o cevap hiç değişmedi: bilmem o sırada güzel gelmişti! sorular her yıl değişti. önceleri neden çamurda yuvarlandın? neden çiçekleri yoldun? neden arka bahçedeki kreşe girdin? neden tabakları kırdın? neden örtüyü kestin? sonra daha farklı. neden palyaço gibi makyaj yaptın? neden o eteği aldın? neden benimle değil de onunla arkadaş oldun? neden o hediyeyi çöpe attın? neden benimle sinemaya gelmedin? neden böylesin? neden beni aldattın? ilk soruyla son soru arasında dağlar kadar fark olsa da cevap hep aynıydı. çamurda yuvarlanmamla birini aldatmam arasında masumluk açısından hiç bir fark yoktu ki.
m.z

7 Aralık 2011 Çarşamba

söğütlükapı-edirneçeşme

yürüyemiyorum aynı zamanda oturamıyorum ve sadece tek bir pozisyonda yatabiliyorum. bunu hakedicek ne yaptım bilmiyorum. o kadar da hiç bi şey yapmıyorum ki nasıl bu hale geldim acaba? meğer omurga ne kadar önemli ne kadar güzide bir kemik topluluğuymuş. ve ağrı kesici kas gevşetici iğneler!!! bitmediler. şikayet günümdeyim şikayet yazıları yazmayı sevmiyorum ama ne biliyim işte aslında iyi de oldu şimdi kendi halimde olsaydım bin türlü şey geçerdi aklımdan. iyi oldu iyi bu ağrılar beni oyaladı biraz. metrobüs bu kadar yormasa daha iyi olurdu aslında.
m.z

4 Aralık 2011 Pazar

Old enough to know better, young enough to..


Yirmi olmak cok zor, bi on dokuz gibi degil. Dusunmen gereken cok fazla sey var. Gerci bana gore benim her zaman dusunmem gereken cok fazla sey var. Aklimin oynadigi kucuk oyunlar. Herneyse. Yirmi aklini basina toplama yasi. Her ne kadar yirmi yasimi aklimi tamamen dagitmakla gecirmis olsam da bunun boyle oldugunu biliyorum. 2011 aralikta olmamiz ve bunlari suan kabullenmem de ayri bi degisik oldu. Suan yirminin son aylarini yasiyorum. Ve bikac ay sonra yirmi bir olucam. Kendimi yirmi olarak bile kabullenemiyoken yirmi bir olmak.. ustumdeki baskiyi hissedebiliyosunuz degil mi?
Hadi yirmi bir bu yil bana kendini sevdir, sorumluluklarimi almakla, ayni hatalari yapmak arasindaki buyulu mavi citi goster bana. Cunku degismek istiyorum, belki de herseyden cok istiyorum bunu.
'old enough to know better, young enough to do it anything' demis eskilerden biri. Iyi demis, cok dogru demis.
Bir pazar sabahi erkenden uyanmamin serefine.
Holy erasmus askina.
Amen.
Not: Telefondan yazilmis bir blog oldugu icin yazi stilinde boyle cilginca seyler oldu. Yargilamayalim, uzmeyelim lutfen.
g.a

3 Aralık 2011 Cumartesi

G.A.'nın Kapıları


Başlamak kolay ama, devam etmek bu kadar zor olmasa? Aslında merak etmiyorum hiçbirşeyi, umrumda bile değil desem yeri belki de. Sadece artık kelimelerim bi cümle oluşturmuyo farkındayım. Söylemek istediğim herşeyi, daha önce alakasız bi zamanda, yersiz bir şekilde söylemişim. Ve şimdi yeri geldiğinde, uymuyomuş gibi geliyo, tam da uyması gereken yere. Eğer kırıyorsam, parçalıyorsam, yarıda bırakıyorsam, korktugum için. Her zaman öyle oldu. Deneyip başarısız olmaktan ölesiye korkuyorum. Sonunda batırırsam, en azından 'zaten hiç uğraşmamıştım' deyip, kendimi üzmekten koruyup, kandırabilicem. Evet, kendimi çok kandırıyorum. Kimsenin kandırmasına izin vermemek için en başta ben yapıyorum bunu. Hesabını nasıl ne şekilde vericem hiç bilmiyorum üstelik. Bi yerden toparlamaya çalışırken, öbür yandan kırmamak istiyorum artık. Özellikle de 'kendi özgür iradem ile' yapmamak istiyorum bunu. Kapıyı kapatıp, baska bi hayata geçmek istemiyorum. Çünkü o kapıyı her kapadığımda, o hayatları tek tek özlediğimi biliyorum.
Dediğim gibi kelimelerim artık anlamlı cümleler etmiyo. ne zaman yeni cümle kursam yarıda bırakıyorum. en güzel cümlelerim hep yarıda. şimdi o cümleler, bi bütün olsun diyorum.
En güzel cümlelerim 'onun' artık. Çünkü ben öyle istiyorum.

g.a

29 Kasım 2011 Salı

just a small dream



sicilyada dondurma bir nimettir.akşam yemeğinden sonra dondurma yemek için sahilin en uç noktasındaki dondurmacıya yürümüştük. üzerindeki ince hırka havanın bir parça soğuduğunu gösteriyordu. kayalıkların üzerinden atlaya atlaya yeni kayalıklara ulaşıyorduk. bir güvensiz kayanın üzerine oturup dinleniyordum.
-melo daha sağlam bir kayaya oturabilir misin diyordun.
-hayır oturamam deyip denizin içine doğru yürüyordum. arkamdan elinde dondurmalarla geliyordun. suda ıslanmayan özel dondurmalardan almıştın. tam ortada durduk bart. sen bana baktın ve
-i love you
-i love you too
-i love you so much
-i want to be with you always
-i want that too
-i want to make that happen
-love me more please
-i love you more and more and more and more
m.z

24 Kasım 2011 Perşembe

14 Kasım 2011 Pazartesi

Eski filmler, eski şehirler, eski arkadaşlar ve bunlara dair herşey


Şimdi çok uzakta olan bi evin çok büyük penceresinden şehrin büyük bi kısmı gözüküyordu. Çünkü o yıkık dökük binanın en üst katında bulunuyorduk. Hava çok soğuktu. Pencerenin ucuna oturup dışarı bakıyordum. Tıpkı şuanki gibi kapalıydı hava, erkenden kararıyordu ve biz, bir ertesi gibi nasıl geçireceğimizi düşünüyorduk. Masada duran siyah paketten bi tane alıyordum ve sonra, aslında hiçbir zaman çok sevmediğim ve alışkanlığımın hiçbir zaman oturmadığı bi taneydi o ama, olsun o zaman farklıydı. Alıp yakıyordum bi tane, artık kararmış olan pencereden dışarı bakıyodum. Şehrin her yerinden hüzün akıyor, her parçası yalnız olduğunu inatla yüzüne vuruyordu.
Ve ben cocukluğundan beri dramaya aşık biri olarak,(hepsi burcumdan kaynaklanıyordu) bu durumdan çok hoşlanıyordum. Adeta besleniyordum.Farklı geliyordu , daha önce dediğim farklı bir hayatın ışıltısı, gibi parlıyordu. Yanlışlıkla aldığımız baharatlı şarabı, önce lavaboya döküp, sonra da içerek başlamıştım o geceye. Sonra dışarı çıkıp o soğukta evden metroya adeta koşarak gidip, koşarak dönmüştüm bi kaç gece. Çok gecesinde de gülmüştüm. O kadar gülmüştüm ki çınlıyordu yürüdüğüm yol, geçtiğim kaldırımlara kahkahalarım saçılmıştı. Bi şarkıya tutulmuştum en son, onu söyleyip durmuştum. Sonra Celine Before Sunset'te '
Köprünün altından çok sular aktı, mesele sen bile değilsin. Mesele sonsuza dek yitip giden o an.' diyordu. Belki de tek istediğim birine jesse damgası yapıştırmaktı hayatım boyunca. Ya da you've got mail'deki joe, bilmiyorum.

g.a